BAK YİNE GEÇTİ BAHAR

SEMA GÜLEZ, 02 Temmuz 2007 Pazartesi, GÜLEGÜLE GAZETESİ

 

Ülkede yüksek gerilim yaşanıyor. Hiç de istemediğimiz şeyler. Değişmek, nasıl olur? “Değiştik” denince ne anlatılır? Bunun içi nasıl doldurulur? Bu ülkede ikilemler nasıl aşılır? Bu konuda kime, ne düşmektedir? Halkın istekleri her zaman doğru mudur? Ya da ne kadar belirleyicidir? Ya da ne zaman dikkate alınmaktadır? İşine gelince, halk, demokrasi söylemlerinin arkasına sığınılması, hiç de inandırıcı gelmemektedir. Bazen tepeden inme değişimler de gereklidir. Hem AB hem de geçmişe özlem ne derece uyumludur?

 

Son dönemde süreç başka türlü yaşatılsaydı, bütün bu gelişmeler yaşanmayacak mıydı? Bütün kurumlar gerekli sorumluluğu gösterseydi ve değerlendirilseydi… Ayrımlaşmanın tarafları, kendilerini bu ülkenin aslî unsurları olarak ilân ederlerse böyle olur. Seçim sistemi de, temsil edilmede problem yaratıyorsa, bu ülke insanının en az yüzde altmışlık bir çoğunluğu (yüzde kırk da olsa fark etmez) hep ortada kalacak ve derdini anlatamayacaktır. Bu, sosyolojik olarak azınlık olma hâli, –sayıca değil- yani, mahrumiyetlere katlanma durumu sürgitleşirse, “ötekiler” şeklinde kalıverecek olanlar, saç baş yolmaktan başka bir şey yapamayacaklar.

 

Toplumu “kendinden ibaret zannedenler kümeleriyle” karşı karşıyayız. Ülkelerin, partilerin, ailelerin, şirketlerin, kurumların tarihlerine baktığımızda; yükselme, gerileme, duraklama, yeniden yükselme, batma gibi süreçlerle karşı karşıya gelindiğini görüyoruz. Tarihi yapanlar ve seyirci olanlar var. Liderler, kadrolara rağmen gelişim sağlayabilirler. Kadrolar, doğru yönlendirilemediği, ikna edilemedikleri sürece doğru sonuçların ortaya çıkmasında etkili olamazlar. Yeter ki, bir ülke ya da kurum, kifayetsiz muhterislerin eline düşmesin. Çöküş burada başlar. Kadroların işlevi burada ortaya çıkar.  

 

Günlük işlerin, zorunlulukların, yararlılıkların; hatta lüzumsuz iş ve tuzakların ötesine geçemeyen icraatlarla sağlam bir bünye oluşturulmasına katkıda bulunulamaz. Sürükleyici bir yapı oluşturulamaz. Doğru kararlar alabilmek için; süreçlerin doğru kestirilmesi, öngörülü, uz görüşlü, donanımlı, birikimli olmak gerekir. Oturduğu yerden ahkâm kesenlerin, havaya girenlerin atakları, her zaman sonuçsuz kalacaktır. Çok yönlü düşünemeyenlerin süreçlere, süreç yönetimlerine zararları olacaktır. İrade ve refleks ortaya koyabilmenin şartları oluşturulmamışsa, girişimler ve söylemler havada kalacaktır.

 

Ulusların ve kurumların var oluş mücadelelerindeki kırılma noktaları çok önemlidir. Bu noktada bir ve/veya birkaç kişi, majör bir rol üstlenir. Sorumluluk onlarındır. Başarısızlıkla sonuçlanırsa, onlar suçlanır ve yargılanırlar. Başarı ortaya çıktığındaysa, sahiplenen çok olur. Herkes ekiptendir, herkes kurmay kadrodadır. Özellikle para ve başarı, paylaşılmak içindir. İnançlı, inançsız ve coşkulu, coşkusuz herkesle yola devam edilecektir. Elenen, elenecektir. “Altınızdaki yer sarsılsa da sarsılmadan yola devam etmek zorundasınızdır.” Yalnız da kalsanız… Mazeretlerin arkasına sığınmadan, çözüm odaklı, zafere inanarak, aksesuar olmadan, figüran kalmadan, boğuntuya getirmeden, katlanarak, gerekirse başkaldırıp, gerekirse boyun eğerek, yüz vurarak, bıkmadan, usanmadan anlatarak, cesaretle mücadele edenler kazanacaktır. NEYİ? Eee sonra… Ne için?

 

Rahmetli annemin hep söylediği gibi: “Kim yudu, kim taradı; bu sohbet kime yaradı?” diyebilmek için. Şu fâni, kahpe dünyaya bir çentik daha atabilmek için. Değer mi? Yaşamı daha anlamlı kılabilecek bir değer üretemiyorsanız, var oluşunuzu gerçekleştirebilecek üst amaçlar edinirsiniz. Her şeyi, hatta kendinizi atlamacasına, gargaraya getirilmiş bir yaşamın ortasında bulursunuz kendinizi. Bir sürü duvar örebilir, bir sürü mekanizma geliştirebilir, bir sürü şeyi rasyonalize ederek belki gerçeklerden belki kendinizden kaçarak yaşayabilirsiniz. Öyle veya böyle, herkes bir gün köşeye sıkışır ve yüzleşir kendisiyle mi diyelim? Bu yüksek bilinç hâlini kaldırmak da çok kolay bir şey olmasa gerektir.

 

Kendini kandıran insanlar ordusu içinde yarattığımız yapay ve sahte dünyalarda, kendini doğru bir biçimde ifade etmenin yollarını arayanlar için ne kadar hareket etme imkânı bulunur? Özellikle bu ülkede, çığlıkların duyulması için ne yapmak gerekir? Ne caydırıcıdır? Ne yol gösterici? Bakın, keneler musallat olmuş insanlara… Zonguldak’ta. İl Sağlık, İl Tarım Müdürlüğü, “Görev alanımıza girmiyor!” diyor. Belediye de… Kendi olanaklarınızla artık… Ankara’da, 2000 yılında şehrin göbeğindeki petrol istasyonu, hem baz hem gaz istasyonuna dönüşmüştü. İnanılmaz çaba harcamıştım. Hem tıbbî hem hukukî hem bilimsel boyutunu araştırmış, hem de gerekli başvuruları yapmıştım. Okul ile dipdibe ve benim neredeyse kucağımda bir baz istasyonu… Nafile çaba göstermiştim…

 

Sonra evime yakın camide de aynı durum zuhur ediverdi. Hürriyet Ankara yazıyor; Ümitköy, Çayyolu, Konutkent elektro manyetik kirliliğin işgali altındaymış. Bravo, yaşamlarımıza kastediliyor. Çayyolu Platformu Üyeleri, bakandan randevu alamıyorlarmış. Dönem tezi için ölçüm yapan üniversite öğrencileri, 180 birim yerine 517 birim kirlilik saptamışlar. Ne gam! “Yüksek gerilim şeytan üçgeni” Yüksek gerilim hatları, baz istasyonları, mikro dalgalar. Her alanda büyük bozulma var. Tehdit altında yaşıyoruz.

 

Anlayışsızlık kıskacında… Duyarsızlık kuşatmasında… Adam sendecilik sarmalında… Boş verdimcilerin yamacında… Sorumsuzluğun, vicdansızlığın, ataletin gölgesinde… Adaletin yokluğunda… Sıkıntının pençesinde… Kandırılmışlığın suskunluğunda… “Ben yaptım, oldu”nun çaresizliğinde; vurdumduymazlığın, haksızlığın küskünlüğünde… Anlamsızlıkların, tatlı su kurnazlıklarının boşluğunda... Dostlar alışverişte görsün kıvamında...  Yanlışların tuzağında… “Çevir kazı yanmasın” makamında... Biriken öfkemizse, hem içte hem dışta zarar veriyor. “Yağmur yağıyor, seller akıyor. Arap kızı camdan bakıyor.” Çocukluğum da beni oyalamıyor. Nereye sığınsak?